İkinci bölümden devam ediyoruz…
Alman filozof Hegel tarihi bazı yerlerde durgun akan bazı yerlerde delicesine hızlanan bir nehire benzetir. Nehrin aktığı coğrafyaya göre değişiklikler olabileceği gibi tarihin seyrinde geçmişte doğru kabul edilen şeylerin zamanla yanlış sayılabileceğini, yanlış kabul edilen şeylerinde doğru kabul edilebileceğini söyler.
O gün bu işleri eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesi için yaptıklarını söyleyenler doğru yolda oldukları konusunda son derece emindiler. Hâlbuki çoğunluk itibariyle dünyanın gittiği yön hakkında en ufak bir fikre sahip değildiler. Büyülendikleri Bolşevik devrimi hikâyeleriyle örnek aldıkları Sovyetler Birliğinin halklarına nasıl bir korku ve sefalet yaşattığının ve içten içe çürüyerek iflasın eşeğine geldiğinin farkında değildirler. Oysaki çılgın bir teknoloji, bilgi ve iletişim, rekabet çağı dünyayı yeniden şekillendirmek için kapıda bekliyordu.

Devrim adına sokaklarda barikatlar kuran belindeki silahlarla devrimcilik oynayan zavallı çocuklar kuyruğuyla oynadıkları devasa canavarın (Tomas Hopsun ifadesiyle devlet: Leviathan ) ne kadar güçlü ve kendini korumak adına ne kadar acımasız olabileceğinin ve birileri tarafından kullanıldıklarının farkında bile değildi.
Bu gün geldiğimiz noktada az sayıda örümcek kafalı insan dışında dava adına zenginlerin malına el konulması, otorite karşısında vatandaşın hiç bir hakkının olmaması, her kürlü karşı fikrin tehditle susturulması doğru kabul etmez.
Tarihin hangi döneminde zavallı dul bir kadının böyle tehdit edilmesi, malına çökülmesi doğru kabul edilmiştir?
Ben olaylara bizzat şahit olan çevremdeki az sayıda insanın dile gelen acılarına kulak misafiri oldum. Hafif acılar konuşabilir, ama derin acılar dilsizdir der Seneca.
Ya sadece devleti için görev yaparken kaçırılan ve çullu tepesine gömülen veya ailesinin gözleri önünde kaçırılıp infaz edilen insanların acıları için ne demeli?
Kitap onlarında acılarını da dillendirilmeli değil miydi?
Israrla sormama rağmen ne para, pul ne yolsuzluk adına suçlayan bir Allahın kuluna rastlamadım.
Onu günümüzün çok bilip, az inanan hiç bir değer yargısı olmayan paragöz akademisyen ve siyasetçilerine tercih ederim. Genel olarak nazik bir insan olduğunu ve eline silah almadığını söylüyor insanlar.
Yinede yaşanan aşırılıklarda hiç bir suçunun olmadığını söylemek saflık olur sanırım. Anlatılanlara göre seçimlerde devrimcilerin belediyeyi kazanması sonrasında Fatsa’ya dışarıdan çok sayıda anarşistin geldiği ve zaman içinde olayların kontrolünün tamamen elinden çıktığı, hatta bu insanlardan bazıları tarafından darp edildiği, perde arkasından yönlendiren ve akıl veren insanların etkisiyle hareket etmek zorunda kaldığı ve son zamanlarda fiili durumdan son derece rahatsız olup yakın çevresiyle paylaştığı yönündedir.
Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından! Diyen Can Yücel fena halde yanıldı…
Devlet silindir gibi geçti genç yaşta ölen zavallı terzinin üstünden ve o giysi Fatsa’nın üstüne hiç bir zaman olmadı… Ben ne yaptıysam halkım için halkımla birlikte yaptım diyen Terzi Fikriyi anmak için yapılan yıl dönümlerinde nedense kendi halkından ziyade dışarıdan gelen insanların ağırlığı dikkati çekiyor. Fikri Sönmez’in temsil ettiği siyasi düşüncenin esamesi bile okunmuyor bugünün Fatsa’sında.
Terzi Ya halkını iyi tanımamış, ya da halkı çektiği çilelere değmezmiş… Sol görüşlü bir internet sitesinde ‘’Fikri Sönmez Fatsa’da Halkı karar süreçlerine katma, onlarla birlikte hareket etme, yönetme ve kitlenin bilincini canlı tutma vb. alanlarında başarılı bir pratik sergileyerek 8 ay gibi kısa bir sürede tarihe geçen bir belediye başkanlığı yaptı’’ diye yazıyor ve o günün Fatsa’sıyla Ovacığın komünist belediyesini karşılaştırma gayretleri var. Külliyen saçmalık.
Fatsa o günlerde çoğu insan için hayatın akşamın basmasıyla bittiği, malını ve canını kurtarmak için gurbete çıktığı tam bir korku beldesiydi. Her ne kadar dünya görüşlerimiz taban tabana zıt olsa da ben istemez miydim tarihe ‘’Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterli’ söyleriyle damga vurmuş gerçekten entellektüel bir hemşerim olmasını… Ama eldeki kumaş bu.
Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder der Orwell. Yazdıklarım şüphesiz birçok insanın tepkisini çekecektir.
Daha önce dediğim gibi söylesem olmuyor, sussam gönül razı değil.