Sizin Soyadınız Neden ‘Neçare’ Amca ?Sizin Soyadınız Neden ‘Neçare’ Amca ?

4:20 pm|

Yüzünde, dudaklarında, el ve ayaklarında günlerce süren şişlikler nedeniyle
polikliniğimize  müracaat eden emekli bir hastamıza ”Herediter
Anjioödem” tanısı koymuştuk. 

Amcanın soyadı dikkatimi çekmişti. Soyadınızın bir öyküsü var mı  diye sordum… Dedem,
babam ve birçok aile büyüğümüz bendekine benzer şişlikler yüzünden boğularak
ölmüş. Yıllarca hiçbir doktor bizim sülalede ki bu hastalığı tanı koyamamış ve
bir çaresini bulamamış. Bu çaresiz hastalık nedeniyle soyadımız ”Neçare” olarak
kalmış….

Hastalığa yol açan genetik bozukluk 1963 yılında bulunmasına rağmen, amcanın
tıbbın bu nimetinden faydalanabilmesi için 40 yıl geçmesi gerekti.

Donanımlı bir hekime rastlaya bilselerdi babası ve amcası belkide erken
yaşta ölmezdi. Amcamız yinede şanslı; Örneğin Vietnam’da  bu
hastalığa ilk defa 2012 yılında tanı konabilmiş. Kim bilir oralarda soy adı ne
çare olan ve genç yaşta ölen ne kadar çok hasta var.

Doksanlı yıllarda moleküler temeli bilinen hastalık sayısı bir elin
parmaklarını aşmazken her alanda  yaşanan muazzam gelişmeler sonucu 
bu sayı şimdi   4000 ‘i aşmış durumdadır. 

Örneğin günümüze kadar 350’den fazla immün yetmezlik tanımlanmış
olup önümüzdeki 10 yıl içinde bu sayının üç bini geçeceği tahmin
edilmektedir.

Bilim insanları vücudumuzda bir milyona yakın  biyolojik
reaksiyon olduğunu tahmin etmekte  ve üretilen ilaçların bu reaksiyonların
sadece 250’ye yakınına müdahale edebildiğini belirtmektedir.

Bu gün sadece ”Herediter Anjioödem” değil geçmişte ne çare denilen
yüzlerce hastalığın tanısı konulup, tedavi edilebiliyor. Son zamanlarda
akıllı ilaçlar olarak bilinen biyolojik ajanlar ağır astımdan romatizma ve
kanserlere birçok hastalığı kontrol altına alabilmekte ve kök hücrelere yönelik
çalışmalardan son derece ümit vaat eden sonuçlar alınmakta, yaşlanmaya bağlı
hastalıklarda yepyeni ufuklar açılmaktadır. Gelecekte hücresel düzeyde
müdahalelerin ve gen kökenli tedavilerin  ön plana çıkacağı
görülmektedir. Bizler adeta karanlık bir odada el yordamıyla yolunu
bulmaya çalışan, bazen şişeleri deviren, ortalığı batıran ama her daim doğruyu
bulmaya çalışan insanlarız. açılan her bir kapının ardında bambaşka bir alem
çıkıyor. Öğrendikçe cehaletimiz artıyor. Belli ki işin çok başındayız.

Aramızdan insanları kandırmak için art niyetli davrananlar olduğu gibi bir
kenarda durup yapamadı ki, yapamadı ki diye tempo tutan, şevkimizi kırmaya,
yaptıklarımızı kötülemeye çalışanlar da var.

Bu girişi neden mi yaptım ? Hayatı komplo teorileri üretmek üzere kurulu
olan ve bu  teoriler üzerinden insanları hedef tahtasına
oturtan, her fırsatta modern tıbba ve sözüm ona kapitalist tıp anlayışının
kölesi doktorlara saldıran bir şahsa ve ”Kara kutu” isimli çok satan,
kafaları karıştıran kitabına cevap olsun diye yazıldı bu satırlar. 

Ona göre günümüz modern tıbbı başta Rockefeller olmak üzere kapitalist
efendiler tarafından Amerikan emperyalizminin dünyayı sömürmek amacıyla
uydurduğu bir düzen.

Hacettepe başta olmak üzere ülkemizde açılan tıp fakülteleri de bu sistemin
birer Truva atı, doktorlar da kapitalist ezberlerin dışına çıkamayan birer
Mankurt…

Kendini eleştiren ve sen nereden biliyorsun diye soran bilim insanlarına;
Benim de aklım var, ben de okuyorum ve gerçekler çok farklı, asıl sen nereden
biliyorsun, diye soruyormuş.

İyide çok okumuş cahil efendi bu iş okumakla anlaşılan part-time yapılan bir
iş değil ki.

Modern tıp bu günlere Rockefeller’ın bir sabah uyanıp şu işten nasıl para
kazanılır diye ilaç firması kurması sonucu gelmedi ki.

Yüz binlerce akıllı insan, milyarlaca hasta üzerinden kazandıkları deneyimleri,
milyarlarca deney hayvanlarından elde edilen sonuçlarını tıp eğitiminin her
safhasında, kongrelerde, tıbbi dergilerde paylaşarak, tartışarak , yeri geldi
birbirlerini suçlayıp, sert tartışmalara girişerek tıbbı her seferinde bir
ileri noktaya taşıdı.

Para kazanma güdüsünün dışında,  dünya savaşları ve kitlesel salgınlar
gibi korkunç olaylar sonucu  milyonlarca insanın ölümünden edilen
tecrübeler, çaresizlik, merak, insan sevgisi ve bilimin her türlü alanında
sağlanan gelişmeler tıptaki ilerlemelerin motoru oldu.

Bilim insanları cahil halkı kandıran, yalanları ortaya çıkınca yüzü
kızarmadan gevrek gevrek gülebilen politikacılar değildir. Bizler kongrelerde
birbirimizi en acımasız şekilde eleştirebilen ve yıllar sonra bile
yanlışları çıkartılıp yüzüne vurulabilen insanlarız.

Batıda ilaç firmaları yanlış yönlendirmeler ve etik dışı reklamlar
yaptığında bile  milyarlarca dolarlık  tazminat davalarıyla yüzleşmek
zorunda kalmaktadır. Yüzlerce potansiyel ilacın değerlendirilmesi sonrasında ,
çok azı 6-8 yıl süren araştırmalar, yüz milyonlarca dolarlık  yatırım
sonrasında eczane raflarında yerini alabilmektedir. Global ilaç firmaları için
bizlerin aklını başından alacak yüz milyonlarca dolar hiçbir anlam ifade
etmemektedir. İşini doğru yaptığında milyarlarca doları zaten kazanan bu
firmalar için güvenilirlik ve itibarın maddi bir karşılığı yoktur. Global
firmaların ajandalarında yüz milyarlarca dolar potansiyeli olan yeni
ilaçlar ve ilaç adayları sürekli bulunmakta ve bu bilgi hazinesi sürekli yeni
ilaçlar üretmektedir.

İlaç araştırmaları dünyada en sıkı denetlenen faaliyetlerdir. Bazen
sonuçlar olumsuz çıktığında milyonlarca dolar çöpe gidebilmekte ve yönlendirme
ve araştırma sonuçlarının saklanması çok büyük yaptırımlara yol
açmaktadır. 

BİZ NEREDEYİZ?

Ya bizler bu yarışta neredeyiz ?

Gerçek gazeteci ve araştırmacıların sorgulaması gereken nokta burasıdır….

 Soner bey bence siz yanlış kitaplar okumuşsunuz. Bu işe klasikleri
okumakla başlamalısınız.

Geçmişi bilemezseniz bu günü ve geleceği anlayamazsınız.

Rus edebiyatında bolca anlatılan, öksürerek kan kusan, bir deri, bir kemik
kalmış, solgun sapsarı yüzeyleriyle amansız hastalıkların pençesinde
kıvranan ve  genç yaşta ölen zavallı insanların acılarını, istirahat bol
gıda ve hiçbir faydası olmayan şuruplar tavsiye etmekten başka elinden bir şey
gelmeyen doktorların çaresizliklerini anlatan Çehovun, Tolstoyun, Puşkinin
eserlerini okumalısınız.

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’unda anlatılan günden güne eriyen, göğsü
sıkışan, iki adım atmaya takati olmayan ve her rahatsızlandığında kolonya
dışında hiçbir tedavi uygulanamayan, 46 yaşında hayata veda eden kaymakam
Selahattin beyin çaresizliklerini okumalısınız.

Sanmayın ki bunlar sadece romanlarda yaşanmış.

Henüz hayatta olan yaşlılara sorun.

Size genç yaşta ölen dedeleri, babalarıyla ilgili ne acılı öyküler
anlatacaklardır.

Şehir mezarlıklarında ki eski mezar taşlarını oku. Çok sayıda isimsiz bebek
mezarlar taşlarını  ve  kırklı yaşlarda sapır sapır dökülmüş
insanlara dökülen ağıtları  göreceksin.

Daha XX’nci yüzyılın başlarında bile zamanın en gelişmiş ülkesi
İngiltere’de ortalama yaşam süresi 47 idi (18 yy da 35)

Çocuk ölüm oranları korkunç yüksek seviyelerdeydi ve bunların birçoğu
zatürre ve ishal gibi günümüzün basit hastalıkları sonucu olmaktaydı.

Antipsikotik ilaçlar yokken delileri ancak ayaklarından zincirleyerek
kontrol altına alınabiliyordu.

Değil garip gureba padişahlar bile veremin (II Mahmut, Abdülmecid dahil 4
padişah) pençesinden kurtulamıyor, stresin yol açtığı yüksek tansiyona bağlı
beyin kanamasından genç yaşta ölüyorlardı.

Bugün 30 çeşit hastalığı önleyen aşılar milyonlarca insanın hayatını
kurtararak XX’nci yüzyılda tarih yazdı.

Sanırım ne demek istediğimi tam olarak anlatabildim.

Garip fikirli insanlar her zaman olacaktır…

Lakin böyle hastalıklı düşünceli insanların sosyal medyada milyonlarca
takipçiye ulaşabilmesi, yüksek tirajlı gazetelerde köşe yazarı olabilmesi
toplum sağlığı açısından oldukça riskli bir durum.

Bir sürü insan bunlara bakıp tansiyon, şeker ilacını kesip, çocuklarına aşı yaptırmıyor.

Modern tıp birçok hastalığa çare buldu ama sabit fikre, at gözlüğüne, kibir
ve şöhret hırsına çare bulamadı.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir